Klasik zeka teorilerinde başarı ve etkili performansın ön koşulu olarak kabul edilen IQ yani analitik/entelektüel zekanın; tek başına yaşama uyum sağlama, başarı ve üstün performans sergilemede yeterli olmadığı görüşü yaygınlık kazanmıştır. Zekanın sosyal ve iletişim boyutunu temsil eden duygusal zeka bireyin potansiyelini açığa çıkarma ile diğerlerinden farklılaştırmada geliştirilebilir etkili bir alan olarak görülmektedir. Sosyal beyin veya sosyal sinirbilim terimi ilk kez 1990’larda psikologlar tarafından kullanılmaya başlamıştır.

Böylece 20. yüzyıldan itibaren beynin sosyal davranışı yönlendirme ile sosyal yaşamın da beyin ve beden üzerindeki etkileri geliştirilen yeni beyin teknolojileri yoluyla daha iyi anlaşılır hale gelmiştir.

Sosyal beyin kavramı böylece “etkileşimlerimizin yanı sıra, insanlar ve ilişkilerimiz hakkındaki düşüncelerimizle duygularımızı da düzenleyen sinirsel mekanizmaların toplamı” olarak tanımlanmaktadır. Sosyal beyin bedenimizdeki, birlikte olduğumuz insanların ruh haline sürekli ayak uydurmamızı sağlayan ve karşılığında onların ruh halinden etkilenen tek biyolojik sistemdir. Lenf bezlerinden dalağa kadar tüm biyolojik sistemlerimiz, faaliyetlerini derinin dışından değil, bedenin içinden gelen sinyallere ayarlı olan alıcılarla düzenler. Sosyal beynin patikaları, insan bedeninin tasarımı içinde genel dünyaya karşı duyarlılıkları bakımından benzersizdir. Tüm bu bilgiler sağlıklı, mutlu, verimli bir yaşam ve tatmin edici profesyonel iş ilişkileri gibi güçlü etkileriyle duygusal zekanın yaşam içinde organizasyonlar açısından önemli bir sermaye olarak algılanması gerekliliğini ortaya koymaktadır.